Birlik ve bundan türeyen sevgi membaının belki henüz bilinçli olarak önemini kavrayamasa da, minicik eniklerin kendine özgü koku alma ve gardını kuşanma dürtüsüyle, küçük çocuk ömrü boyunca bu değeri hep yaşatmaya gayret etti. Zaman oldu ki en azılı hasımlarını gözünü dahi kırpmadan hayati vuruşlarla nakavt etmekten geri durmayacaktı. Ama kökleşmiş bir yuva ve hiçbir şey ummadan, tamamen beklentisiz, onu bir yumağın başı ve sonu gibi sadece sevmeye koşullanmış bu iki kadın, genç adamın daha ileriki yıllarda materyalist, sığ, egoist ve kimine göre esrarlı hayatının ister istemez akordunu sağlayacaktı.…Sarf edilen sözler tamamen küçük çocuğa aitti, onu ilgilendiriyordu ve tahmin edildiği gibi onu can evinden vurmuştu, elini yumruk yaptı ve gitti duvara patlattı. “Hiçbir şey onun mağrur ifadesini, duruşunu bozmayacaktı. Çünkü o herkes değildi; herkesten farklıydı ve farklı olacaktı. Çünkü o, Zafer Pulan’dı; Tanrının ona bahşettiği ileri beyin kapasitesiyle adını dünyaya duyuracaktı.”…– Sen benim geçmişim, bugünüm ve geleceğimsin. Senden uzak kalmakla hayatımın ışığının da zayıflayacağını biliyorum ama senin gibi bir mücevheri, bütün akılcı değerleri yıkmak pahasına, yakama takmak ve bunda egoistçe diretmek, benim gibi zavallı bir kadına hiç ama hiç yakışmayacaktır. Senin kâinatı bile aydınlatacak bilimin en karanlık dehlizlerine nüfus edebilecek potansiyelin olduğunu biliyorum ve okulunun benden evvel sendeki bu olguyu fark etmesini hazmedemeyişime, çoğu zaman belli etmesem de kızmışımdır, bunu ise annelik bencilliğine veriyorum ve bundan ötürü çok üzgünüm ve herkesten özür diliyorum.
- Hoşgeldin hayata canım, dedi. önünde seni bekleyen uzun yıllar var. Sabır ve iradenle sen kazanacaksın eminim.- Neyi kazanacağım, anne, neyi?- Kendini.- Değer mi bunca çaba ve yorgunluğa anne, değer mi?- Hiç kimse, hiçbir şeye değmese de salt kendi mutluluğun, insan onuru için değmeli, kendine saygını yitirmemelisin.İlk önceleri bir refakatçiyle berbere gidiyordu. Hiç bir zaman oturduğu köşeden kalkmayı da istemezdi, bilirdi ki hareketlerindeki (gerçek bile olmasa) garipliğe alaylı bakışlarla hedef oluyordu, onun için yerinden doğrulmayı istemezdi. Teker teker kapıya dizilen çıraklara bahşiş bırakmak yok mu, onu sinirlendiriyordu. Bir tomar parayı kasanın üzerine koyup, dağıtırsınız deyip hızla uzaklaşıyordu, daha doğrusu kaçıyordu salondan. Yavaş yavaş ferdileşen yürüyüşlere çıkmaya başladı. Hayatı öylesine özlemişti ki. temiz havayı burun deliklerinde teneffüs etmek, ne duyumsuzluktu yarabbi! Kendi başına yemek yemek, yıkanmak, berbere gitmek, arkadaşlarıyla sohbet etmek, araba kullanmak onun en büyük keyfiydi. Çevresiyle uzak da olsa bir iletişim kurmaya çalışıyordu. Gazeteleri okuyor, okumayı severdi ama bir müddet sonra bunalıyor, tam olarak konsantre olamıyor, okuduğu nesneyi bir kenara fırlatıp atıyordu. Yeni elbiselere heves ediyordu. İlk alışverişini, bir arkadaşıyla Nişantaşı'na yaptığı ufak gezide lacivert bir pantolon takımı satın alarak yaptı. Bir bacağı diğerinden hafifçe daha düz basıyordu. İncecik bir detay bile onu depresif yapıyor, her şeyi kırıp parçalamak istiyordu, sonra eve geliyor, günlerce sokağa çıkmamaya yemin ediyordu. Hayatının direksiyonunu elinden kaçırmıştı, oradan oraya savruluyordu. Yine öyle sessiz, durağan bekleyişine döndü, odasına kapandı.
Yazarın Tüm Kitapları
Bu kitabım bir yaşam sevinci ve yaşama dönüş mücadelesinin gerçek biyografik öyküsünü içerir... İsterim ki hiç kimse yaşamından ümidini kesmesin elinden geldiğince gücünü, iradesini bilesin ve zaman zaman çok gaddar da olabilen bu yaşamdan mümkün olduğunca istifade etmeye baksın, hatta mümkünse yaşanacak tatlı günleri ve dakikaları çalabilsin..
Epikürist bir düşünce belki ama "yaşanacak tek bir hayatımız var". Kimseye doğarken yaşamak istiyormusun , diye sormazlar. Bu nedenle bizler yaşama borçlu değiliz ve yine bu yaşam bizleri mutluluğa gark ederek ağırlamak durumundadır, buna karşılık, biz Ademoğulları da münevver ve BİLGE bir insan olmanın ülküsüyle Yaşamın bu Konukseverliğini asla ihlal etmemeye özen göstererek, ancak böylesine duru bir şekilde şükranlarımızı ifade edebiliriz.
Kitabın ikinci bölümünde yeri asla dolmayacak, ileri görüşüyle bizleri hep şaşırtmış, çocuk ve torunlarının dolaylı da olsa izinden gitmesine önayak olmuş usta kalem anneme minnetimi iletmek istedim..Yaşasaydı o kısa ama fevkalade derin öykülerini yayımlayacaktı; ama ömrü vefa etmedi..Onun yazım gücü çok ileri boyuttaydı, burada onun bir kaç yerel gazetede yayımlanmış hikaye ve makalelerine yer verdim. Bundan böyle onun yarım kalmış (Ağanın Çocukları ) romanını tamamlayarak okurlara sunmak benim borcumdur.
Kısaca bu kitap "Munise'nin Sırları" bir potpuri özelliğini taşıyor. İlginiz ve anlayışınıza şimdiden teşekkür ederim.
Munise Melda Onuralp
Beni, ardıç kuşunu kara toprağa vermemek için ne çok mücadele vermiştin. Aslına bakarsanız bu, benim dışımda gelişen dolaylı bir olguydu, çünkü o durumda kendi mücadelemi vermem söz konusu bile değildi. Biteviye "Kızım diğer meçhul alemi tanımak için henüz çok çok genç" diyordun. Ve sen anne, kendine, bana ve Tanrı'ya olan inancınla sen kazandın. Beni yaşama iade ettin..Ne türlü meşakkat, ne türlü direnişti, ama neticede aralık duran yas kapısını arkamızdan çekecek kadar kararlı bir sorumluluğun vardı... Lakin ne ağır, ne bitmek tükenmek bilmeyen bir borç yüklemiştin bana .
3,5 ay geçti ve şimdilerde ben ilelebet seni yitirmenin azabı ve ezikliği ile yaşamımı sürdürmeye çalışıyorum. Oysa sana âbı hayat maşrapasını uzatıp kana kana içmeni izlemeyi isterdim. Maalesef Hızır Peygamberin o ulu tılsımından bende eser yok..
Başarabilseydim eğer, bu günlerde bir sürgün gibi hissettiğim bu yaşamı ancak haysiyetimle sürdürebileceğim kuşku ve saplantısını unutmaya gayret eder, belki de böylelikle vicdani bir beraat sağlardım kendime...
Adım Fethiye Sabahaddin, soyadım Kendi. Hiçbir ünvana, hiç kimseye manen ve inşallah maddeten de Rabbim beni muhtaç kılmasın! Her bir şeyimizi kaybettik, babamın naaşını bile Dr. Orhan Kazancıgil Beyefendi?nin yardımlarıyla kaldırdık. Hiç kimsem yok. Lütfullah Amcam ve Şulenaz?dan başka, hiçbir şeyim ve kimseye verecek hiçbir şeyim kalmadı. Ama beyefendi, soylu mütevaffa zatı şahanelerinin tek evladıyım. Şimdi onunla ve kendi kişiliğimle iftihar ediyorum. Biran duraksadı, sesi titrediyse de çabucak kendini topladı: -Teşekkür ederim efendim bu alicenap teklifinize Durdu, tekrar buz gibi bir sesle: -Maalesef teklifinizi kabul edemeyeceğim beyefendi. Dr. Belger güçlükle ayağa kalktı: -Anlıyorum Fethiye diye mırıldandı. -Henüz çayınızı bitirmediniz. -Çayı sıcakken severim. Parmağıyla çaya şöyle bir dokundu. Soğumuş! -Şimdi artık müsterihim ve Allah?a emanet ediyorum sizi. Yüce Tanrı sizi hep korusun Sayın Fethiye Hanım Kendi. Fethiye o konuşmadan sonra zafer kazanmış bir komutan edasıyla dolaştıysa da, haftasında yine sinirli ve düşünceli bir kadına dönüşüverdi. Onu anlamıyordum ve hiçbir zaman da anlamayacaktım. Bu ne gururdu!
Yazarın amacı, "Özgür ve Adaletli ", iç ve dış dünyada düşünsel birikimlerinin orantılı ölçütünde, kendisinin bile henüz tanıyamadığı girift dehlizlere erişebilmektir. Ona göre, bu da insanın oto etüdü (öz yapılanma) ve sevmesi ile mümkündür.
Bu kısa ön yazıyı Yazarın ağzından noktalayalım:
Şimdiye kadar biraz da kendim için yazdım. Lakin "Kalemin Sorumluluğunu" da taşıdığımın bilincindeyim. Nasip olursa, bundan böyle sınırlarımı aş yaratıcılığımı ifade edebileceğim eserler yazacağıma inanıyorum. Kaybettiğim zamanı telafi edebilirim belki... iki volümlü bir eser neden olmasın? Hangi konuda mı, o da şimdilik benim sırrım olsun. Sıkılmayacağınızı umuyorum..
Romanlar, yaşamlardan kaynaklanır. Yine bazı yaşamlar ender de olsa romanlardan kaynak toplar. Maruşka bebeklerine benzer bu ilişki; çünkü iki doğrunun varlığını bize ispat eder. Güzel-çirkin, doğru-yanlış, melek-şeytan gibi..Yaşamın debisinde, bu gerçek, bıcak sırıtındaki iki keskin yüze benzer, her ikiside yaşama sığar, ayrı düşünülemez, birbirlerini tamamlar. Bu yaşamdır işte! Ve o yaşam ki her iki yüzüyle de kabul edilir Sakıncılının yanında, kusursuzluk kendini gösterir. "Güzellikve iyilik, erdemlerin en hasıdır.! Sokrates.Gizem-Lal bir bakıma Herman Hesse'in Bozkırkurdu'dur.
İlk eseri olan ''Adak Mumu''nda Onuralp görüleceği üzere kişiler arasında iyi yahut kötü ayrımı yapmamıştır. Aynı şekilde topluma yararlı yahut yararsız gerekçesiyle kişi toplumdan soyutlanamaz tezi savunulmaktadır. Kişiler içinde yaşadıkları sosyal düzene göre duygu ve düşünce biçimi kazanırlar. Zaman zaman devleşen hatta idealleştirilen roman kahramanı bazen en bozuk yollara sürüklenebilir.






